
Sülük hayvanı :), antik çağlardan beri tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Kanını emdiği kişinin vücuduna 100'e yakın biyoaktif madde enjekte eden sülük vücutta ilk bırakıldığı yerde değil, kendi tespitine uygun mahalde bu yeteneğini sergilemektedir. Salgılamış olduğu maddelerin bir kısmı kanın pıhtılaşmasını engellerken, bir kısmı oluşmuş pıhtıları eritmekte, birkaçı ağrı kesici özellikler sergilemekte, bir bölümü de kan basıncını dengelemektedir. Tedavinin antidepresan, antibakteriyel, antioksidan etkinliği de tıbbi çalışmalarla ortaya konulmuştur.. Sadece Almanya'da 300'ü aşkın Hirudoterapi Kliniği varken, yalnızca Avrupa'da yılda 100 milyon sülük tedavi amaçlı kullanılmaktadır.. 2004 yılında Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) sülük tedavisini akretide edip eczanelerde satılmasına izin vermiştir.. Teknik bilgi bu kadar :). Vücuttaki kirli kanı emdikten sonra, kendisini bırakan ve bir daha kullanılmayacak ve belki de imha edilecek olan sülük için ileriki yazılarda neler yazabiliriz bir bakalım :p.
Thursday, May 14, 2009 |
Category:
3- Neden?
|

İskender Pala’nın Şiirler Şairler ve Meclisler kitabından :
"Tavlaya nerd tabir olunur. Nuşirevan-ı Adil’in veziri Nerdiçihri tarafından icat edilmiştir. Dört cihette altışardan oniki kapı bulunur ki bunlar dört mevsim ile 12 aydan kinayedir. Toplam otuz pul, bir ayın otuz gününe tekabül eder. İki adet zar, kaza ve kaderin temsilidir. Siyah ve beyaz pullar gece ile gündüze teşbih olunur."...
..."Bizatihi tavla dünyanın değişkenliği ve tebeddül içinde olduğunun remzidir ki hal diliyle insanoğluna her daim şöyle haykırır; "-Ey ölmüş hayvan kemiğini elinde tutup da ölümden ibret almayan gafil! Nasıl ki iki zarın hareketiyle geceni gündüze, gündüzünü geceye katıştırıyorsan; kaza ve kaderin tedviri ile de hayatın öylece katıştırılmaktadır. Altı kapıyı alınca altı yöne (sağ sol, ön arka, alt üst) hükmettiğini mi sanırsın? Heyhat!... Dört hanenin ömründeki dört mevsim olduğunu hissetmez misin?!..."
Saturday, December 23, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

"Zor zamanda konuşmak" kitabının bir kısmında, insanın kendi yaşayışına seçtiği ahenk ile benimsediği düşüncenin bağlantısı olduğu açıklanmaktaydı. Müzik alanı da önemli ölçüde bu değerlendirmenin içindeydi, Itri dinlemekten tad alan birinin Süleymaniye'nin mimarisini incelemekten de zevk alacağı fakat bağlı olduğu ahenk, dolmuş şarkıları, gazino müziği seviyesinde olan insanın da dünyayı o seviyeden kavrayacağı öngörülmekteydi.
Ahengi bayağılaşmış bir milletin ise kültürünü tekrar ayağa kaldırması gerektiği düşüncesine ulaşması bile güç olacaktı. Bu durumda, bir milleti köleleştirmenin en etkili yolu hayatını bayağılaştırmaktı.
Aynı kitapta, "otorite"nin toplum müziğini de bu amaçlı yönlendirdiği yer almakta.. Eflatun'un "Devlet"inde de, Konfiçyüs'ün öğretisinde de, Ortaçağ kilise müziğinde de, hatta yirminci yüzyıl Rusya'sında bile çalınması yasak müzik türleri örneklenmekte..
Şöyle bağlayalım konuyu;
Günümüzde, herhangi bir müzik türüyle otoritenin uğraştığı görülmemekte.. Acaba toplumların bayağılaştırılmasından mı vazgeçildi, yoksa müzisyenlerin de dahil olduğu toplum yeterince bayağılaştığı için tehlike arz edecek (yüksek seviyeli zevklerle bireylerin "insan"laşmasını sağlayacak) müzik yapılma ihtimali bile mi kalmadı..
O zaman, bir önceki yazımdaki ok atan adam, akıllıca bir dönüşümle ok atmak yerine müzik çalarak mı insanları avlamaya başladı?
Thursday, December 21, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

İnsanoğlunun eski çağlarda avlanırken, "yay"daki kiriş titreşiminden etkilenerek telli sazları geliştirdiğini bilir miydiniz?
Avlanan insanın ruhunun inceliğini sorgulamamız enteresan olurdu belki burada, veya müzik ve savaş benzerliğini sorgulayabilirdik aslında.. Fakat nasıl bir hikaye uydurulabileceğini de sizin hayal gücünüze bırakmak niyetindeyim bu sefer..
Konunun kaynağı
http://www.erolparlak.com.tr/baglama.php linkinde.
Tuesday, December 19, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

Para hırsı ile :) iş peşinde koşuşmaktan blog yazılarımı aksatınca, neyi niye öncelikli yaparız, "insan" olmamızın gereği nedir diye bir başlığı da portföyüme kattım. Aslında biraz da olaya su mu kattım nedir, böyle bir başlık beni net "niçin" sorusundan uzaklaştırır mı bilemem.
Bakalım Ali Şeriati ne demiş;
"Hayvanlar içlerinde yaratılıp yerleştirilen içgüdülerin etkisinde oraya - buraya çekilen aygıtlar gibidir. İnsana gelince; yalnız doğa'ya karşı değil, kendi doğasına (maddi varlığına, bünyesine, yapısına) da başkaldırabilir. Kendini sevme ve koruma içgüdüsüne karşı gelerek intihara kalkışabilir. Kendini koruma, kendi kendini ve yaşamını gözetme içgüdüsüne aykırı olarak özveri davranışlarına girişir, özünü bir düşünce uğruna veya başkaları uğruna feda eder. O, seçimini yapmıştır ve kendisini refahı, yaşamayı, yeme - içmeyi, giyinip - kuşanmayı ve tüketimi seçmeye çağıran bütün doğal özelliklerine aykırı olarak bu dürtülerine itiraz edebilecek ve başkaldırabilecek durumdadır. Erdemli ve ahlaken düzenli bir hayat sürebilir. Bu da yalnız insanın seçebilen bir varlık olduğunu gösterir; onu, seçtiğinden başkasını seçmeye çağıran bütün sebeplere karşın!"
Tuesday, December 05, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

"Niçin eğitim". Neden eğitiliyoruz ki? Sözde, topluma faydalı bireyler olmamız için. Topluma faydalı bireyler olmamızı kim umursuyor? Hem hangi topluma?
Eğitim anlayışının yeni yeni kurumsallaştığı bir zamanda yaşamış, toplumun yönetimini elinde tutan "soylu" kesimden bir kişi olduğumuzu düşünelim. O zamanlarda, gelişmekte olan "esnaflık mesleği" ve esnafların ürettikleri malların satışını yürüten "tüccarlar" zaman içerisinde bizim karşımızda bir güç haline gelmiş olsun. Bu gücün önünü nasıl keserdik? Tabii ki, bir sonraki kuşağın aynı başarıyı devam ettirmemesini sağlayarak.. Geçmişte, aristokrasi ve burjuvazi arasında yaşanmış bir süreç bu anlattığım. Internette tarihsel açıklama bulamadığım için, detayını bize aktarmayı aramızdaki eğitimcilere bırakıyorum (var di mi?). Nerde kalmıştım.. Hah, bir sonraki kuşağın aynı başarıyı devam ettirmemesini nasıl sağlardınız? Onları eğitirsiniz :). Lise eğitimi, yahut bizdeki gibi üniversite eğitimi verirsiniz. Sonuç zaten tahmin edebileceğiniz şekilde.. Yetişmekte olan çocuklar, almış oldukları eğitimin içeriğindeki bilgi seviyesinin ailelerinin yaşayışını ve görgüsünü aşmasından dolayı onları beğenmemeye ve onların işlerini de hor görmeye başlamışlardır artık. Diğer yandan entelektüel gelişimi sağlayan bu eğitim kapsamında, pratik yaşam becerisine hiç yer verilmediğinden ve bu nedenle herhangi bir mesleki beceri de kazanılmadığından kendine faydası olmayan nesiller oluşmuştur. Ne mutludur bize.
Kendine faydası olmayan nesilleri, kendine faydalı şekilde kullanabilecek kişiler ise her zaman mevcuttur maalesef.
Friday, November 17, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

Tarih öncesi, sürü halinde yaşayan insanların liderlerine bakışı, onların kutsal varlıklar oldukları doğrultusunda imiş. Bu liderin diğer insanlardan bir farklılığı ise, "mobilya" olmuş ve mobilya, tarihte işlevsel olarak değil de bir statü göstergesi olarak kullanılmaya başlanmış. Hatta bu kutsal kişinin mobilyası, ölümünden sonra da bu kişi ile birlikte gömülmüş o zamanlar.
Kutsal sembollerle süslenmiş bu mobilyalar, özelde tahtlar, mısır uygarlığı, yunan uygarlığı, roma uygarlığı ile de, bu güç ve statü etkisini sürdürmüş, hatta yakın yüzyıllara kadar da halkla hemen hemen hiç buluşamamıştır. Fakat endüstrileşme, mobilyanın halk için de bir statü ve zenginlik göstergesine dönüşmesini sağlamıştır.
Günümüzde işlevselliğini de dikkate aldığımız açık olsa da, yine de mobilya tercihimizin statü belirleyici olduğunu düşünmeden geçmek zor.. Ne diyelim, statüsüz bir toplum için armut koltuk kullanımının artmasını diliyoruz :).
Wednesday, November 08, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

Bütün "yaptıklarımız", kendimizi ifade etme, hayata sunma yöntemlerimizdir. "Dövme" özelinde tarihsel gelişimin bilinmesi, yaptıklarımız ile hayatın bağlantısına farklı bir bakış açısı sağlayabilir.. Dövme, milattan önce on binli yıllardan beri, hatta insanlığın başlangıcından beri var olan, bir sembol dili, belki ilk yazı, inanç yansıması, ait olma ihtiyacıdır..
Doğa karşısında zayıf kalan insanın, kötü güçlerden korunması, tanrıların yardımını sağlaması, seçkin bir soya aidiyeti, sihir ve büyüsüdür. Şamanist, Paganist, Budist, insan gelişimiyle biçimi değişen inanış biçimlerinin taşıdığı görselliktir.
İnsanın aydınlanması, bireyselliğini keşfi ile, hayata kendini ifade etme ve aidiyet kaygısı azalmıştır belki. Bu nedenle tanrısal güçlere yaranma, tanrısal güçlerden korunma amaçlı dövme yapılmamaktadır.. Ama, işin enteresanı, eski insanların hayata – doğaya kendilerini sunmalarının yerini, zamanımızda kendimizi "topluma" sunmamız almıştır.
Bu kapsamdaki tartışmayı da değil dövme, giyim kuşamdan tutun da yediğimiz yemeklere kadar yapmak mümkündür.. Bu tartışma da başka yazıların konusu olsun. Öyleyse, gerçekten de "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olabilmemiz dileğiyle..
Monday, November 06, 2006 |
Category:
3- Neden?
|

Eveet, "Hezeyan" dizisinin sonu deil elbette.. Fekat, yeni başlangıca taze kan lazım.. Hayattaki "niçin"leri topluyoruz artık.. Konuyu anlaşılır hale getirebilmek için, amcamın kızı, güzide insan Buket'in sorduğu "niçin dövme yaptırırız" sorusunu, konunun aciliyeti açısından :) ilk sıraya aldım.. Vaktim yeterse bugün yayınlarım.. Olmazsa bi hafta sarkar. Ama, olsun.. Sizlerde biraz kafa yorarsınız bari..
Edit: Ayrıyeten "Niçin" istekleriniz de dikkate alınır, araştırılır, yazılır..
Tuesday, October 31, 2006 |
Category:
3- Neden?
|
... “Yazı, bir varlık problemidir. Bir yazanı vardır, yetmez, bir de okuyanı olunca gerçekleşir. Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan, daireyi tamamlayansa okuyandır.
Öyleyse okumak varlığına bir eylemdir, dahası, yokluğuna..
Yazan yazdığının görülmesini ister, roman ya da tek kelime. Sonra görüldüğünü bilmek ister. Üstelik gören de gördüğünün bilinmesini ister. Tam bir dairesel oluştur bu. Tahta masaya tek kelime, biri okusun, kim okursa.
Tahta masaya kazılmış yazıyı okurum ve okuduğumun onu yazan tarafından bilinmesini isterim.
Neden?
Bir daha asla karşılaşmayacağımızı bildiğimiz halde biz iki isimsiz, yazan ve okuyan, hızla geçişen iki trenin penceresinde belirirken hayallerimiz, en güzel yüzümüzü takınır, kendimize çeki düzen veririz. Görmekte ve görülmekteyiz. O bizi görerek, bizim varlığımızı onaylarken, biz de onu görerek onun varlığını onaylarız ve bunun karşılıklı bilinmesini isteriz.
Görülmek istemek, yaradılışın esamesinden bir şelale gibi döküle döküle bize kadar inmektedir. Bir bilinçte yer almaktır bütün mesele.”
...“Cennette yaşayan yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider.
Öyleyse? Yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar. Ölmeyi bilmeyen. Ölmeyi beceremeyen. Bir “yazar” artık “yazmaz” olduysa:
Bilin ki ya sahiden yaşıyordur.
Ya da sahiden ölüyordur.”
...
Nazan Bekiroğlu
Monday, June 27, 2005 |
Category:
3- Neden?
|