Showing posts with label 7- Mektuplar. Show all posts
Showing posts with label 7- Mektuplar. Show all posts
Bagavad Gita günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce ortaya çıkan ve ozan Vyasa tarafından söylendiği düşünülen ünlü Hint destanı Mahabarata’nın içinde yer alan bir bölümdür. Bagavad Gita’nin evrenselliği, iletisini belli bir inancın, sınıfın ya da cinsin egemenliğine sokmadan, çok geniş anlamda sunabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu iletiyi kavrayabilmek için belli bir inanç sistemine bağlı olmak gerekmez, çünkü “Brahman”, dinler ve tanrılarüstü bir kavramdır... Lafı fazla uzatmayayım, Hint felsefesinin bu güzelliklerinden – kendi ifadelerim ile olacak ama – size aktarayım;
“Yaratıcı, insanların düşündükleri şekildedir, herkese anlayışınca ulaşır. İnsanlar ihtiyaçlarını Yaratıcı’dan isterler ve alırlar. Din denilen kavram insanlara iyiyi anlatmaktır. İyinin yanı sıra, insanların kötülüklerinin, günahlarının da bir anlamı vardır. Eğer insan ümit kesmez ise, Yaratıcı zaten bu günahları affedecektir. İnsanların değerlendirilmesinde, dış görünüşleri değil, duygu, düşünce ve yaptıkları işler önemlidir. Yaptıkları işlerde de, o işi, ne düşünerek yaptıkları önemlidir. Yumuşaklıkla yapması da önemlidir. Bu yolu takip eden insan yumuşaklılığıyla, insanlığıyla ayırt edilebilir. Sertliği sadece kendisine karşıdır. Diğer insanlarla ilişkisi Yaratıcıyla da ilişkisidir aynı zamanda. İnsanlarla arasını bozmaz. Ve dahi başkalarının aralarındaki anlaşmazlıkları da giderir. Tanıdığı tanımadığı herkese dost olduğunu gösterir. Kendi için istediklerini sevdikleri için de ister. O sevdikleri ile birlikteliği de süreklidir zaten. Sevdiklerine engel olabilecek şeyleri, onların önünden kaldırır hep. Sevdiklerini hatırlar, mutlu eder. Sevdikleriyle münakaşaya girmez. Kimseye yalan söylemez. Konuştuğu zaman iyilik için konuşur, yoksa konuşmak gereksizdir onun için. En yakın çevresinden başlayarak insanların gönlünü yapar, annesi , babası ve hatta komşuları çok önemlidir. Hasta olanlara ilgisi yine inanışının gereğidir. Diğer yandan hastalık da Yaratıcı’nın bir lütfudur. İlime büyük değer verir. Fakat en büyük ilim sahibi bile, en büyük tevazu sahibi de olarak, önünde ayağa bile kalkılmasını istemez. Bu güzel insan modeli, dişlerin temizliğinden , saçların taranmasına kadar kusursuzdur. Doğaya karşı da, diğer varlıklara karşı da kusursuzdur. , Sokaktakine , evdekine , hatta yemek için keseceği hayvana bile.. İbadete gelince.. Her yer ibadet yeridir insan için. Ama o ibadet bile, insan sevgisinden kopuk değildir. Zaten bilge kişinin dediği gibi, Rahmet için gelmiş bir inanıştan başka ne beklenir. Çoğu zaman insanlar arasında bu söylenilenlerin uygulanması zor gözükse de , bir tohum dikerek bile bir çok şey kazanılabileceğini insanlara anlatmak gerek.. Ne demişti bilge zat: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin." Bir rivayette de: "...Isındırın, nefret ettirmeyin..." ”


Fakat dur bir dakika yahu.. Bu son yazdığımı bir yerden hatırlıyorum. Bu Hint inanışı falan değil?.. Şu kitaba bir daha bakayım.. Aha, bu kitapta nedir yahu? Kütübü Sitte imiş.. Hay Allah. Nasıl da karıştırdım kitapları!?.. Sizlerinde değerli vaktini aldım. Kusura bakmayın. Böyle olacağını nereden bileyim. Bu mektubu da göndermeli mi acaba? Kimse okumaz ki? Eğer Hint, Çin, Japon olsaydı.. Hay Allah, tekrar kusura bakmayın... Ama söz.. Bir dahaki sefere Reiki, Yoga, Buda, NLP konularında yazıcam.
...“Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları'nda, zihinsel özürlü olan dokuz yarışmacı 100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar. Başlama işareti ile birlikte hepsi birden yarışa başladılar. Bir hamlede başlamadılar belki ama, yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler. Yarış başlar başlamaz içlerinden bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı. Diğer sekiz yarışmacı delikanlının hıçkırıklarını duydular ve yavaşlayarak geriye baktılar. Sonra hepsi yönlerini değiştirdiler. Geriye dönerek genç delikanlının yanına geldiler. İçlerinden Down Sendromlu bir kız eğilip delikanlının yanağına bir öpücük kondurdu ve "-Bu onun daha iyi olmasını sağlar" dedi. Sonra dokuzu birden kol kola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler.
Stadyumdaki herkes ayağa kalkıp dakikalarca bu yürekli insanları alkışladılar. O gün orada bulunan herkes hala bu öyküyü anlatıyor.”

Geçmiş mektuplarımı inceliyorum. “Nasıl bir toplum olmalıyız? Daha önemlisi o toplumu nasıl oluşturacağız? Ayı avını kim yasaklayacak?... En azından baltaları kim kaldıracak?... Toplum gerçeklere dayalı yaşama pratiğini nasıl kazanacak?” diye sormuşum bir mektupta... Mektuplarımıza ara verince sorular da cevapsız kalıyor.
...
“Nasıl bir toplum istiyoruz” sorusunu “Özürlü bir toplum istiyoruz” diye yanıtlayayım. Daha doğrusu “Özürlü olduğunu kabul eden bir toplum istiyoruz”. Özürlülerin yukarıdaki destanından zevk alıyoruz, hatırlıyoruz.. Yoksa, her sene nice yarışmalarda birinci olan “mükemmel olduğunu düşünen” yarışmacıları hangimiz hatırlıyor? Hatta, “birinci” olmakla ilgili, (biraz da üslubu ilkokul anı defteri alıntısı gibi olacak ama :)) iki satır söz aktarayım;

Birinci olanlar insanları arkalarında bırakırlar,
Bir İnci olanlar insanları etrafına toplarlar.
...
...
Eveet, son olarak, Semih bilgisayar oyunları hakkında yazı yazarken faydalansın diye İskender Pala’nın Şiirler Şairler ve Meclisler kitabından Tavla oyununu anlatan kısmı da vereyim istiyorum, hepinize saygılar sevgiler:

“Tavlaya nerd tabir olunur. Nuşirevan-ı Adil’in veziri Nerdiçihri tarafından icat edilmiştir. Dört cihette altışardan oniki kapı bulunur ki bunlar dört mevsim ile 12 aydan kinayedir. Toplam otuz pul, bir ayın otuz gününe tekabül eder. İki adet zar, kaza ve kaderin temsilidir. Siyah ve beyaz pullar gece ile gündüze teşbih olunur.”... ...“Bizatihi tavla dünyanın değişkenliği ve tebeddül içinde olduğunun remzidir ki hal diliyle insanoğluna her daim şöyle haykırır; “-Ey ölmüş hayvan kemiğini elinde tutup da ölümden ibret almayan gafil! Nasıl ki iki zarın hareketiyle geceni gündüze, gündüzünü geceye katıştırıyorsan; kaza ve kaderin tedviri ile de hayatın öylece katıştırılmaktadır. Altı kapıyı alınca altı yöne (sağ sol, ön arka, alt üst) hükmettiğini mi sanırsın? Heyhat!... Dört hanenin ömründeki dört mevsim olduğunu hissetmez misin?!...”
...
Cemil Meriç’ten ne zaman bir şeyler yazarım diye düşünmekteydim, konuk sanatçım Cemil Meriç, alıntılar ise Bu Ülke adlı kitabından.. Sonra da kapatıyoruz, saygılar sevgiler..

“Diyalektik maddecilik: garip bir mefhum izdivacı. Diyalektik, bir davranış, bir gerçeğe bakış tarzı. Maddecilik, kalıplaşmış bir düşünce yani bir nass, ispat edilmesi gereken bir faraziye. İlim maddeci imiş. Ne münasebet! İlim gerçeği bölerek anlamaya çalışan, sınırlı olmaya mahkum bir tecessüs. Karanlık bir ormanda dolaştırılan çıra. Materyalizm veya idealizm gibi küstah ve bütüncü nazariyelerin tehlikeli dünyasına sokulmamalıdır ilim. Bence diyalektiği zedeleyen başlıca handikap, kuyruk sokumuna iliştirilen materyalist sıfatı. Diyalektik, daima tedirgin, daima uyanık bir şuur. “

“Çağdaş insan, insanın yarısı. Ona kudsiyetini ve bütünlüğünü kazandırmanın yolu murakabe. Bizi ne yalnız veli kurtarabilir, ne ihtilalci diyor Koestler. Kutuplar arasında ahenk kurulmadıkça, insanlığın istikbali tehlikelidir. Ve murakabenin mekteplerde ders olarak okutulmasını istiyor, jimnastik ve matematik gibi.”

“Yaratmak yabancılaşmaktır. Yaratılan bir başkası. Yaratmak yok olmaktır; ya yaşayacak, ya yaratacaksın. Ebediyet, hazin bir teselli mükafatı.”

“Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.”...
İyi insan olmak, felsefi bir kavram olarak daima tartışılmıştır, ama neye ve kime göre iyi insan olunacaktır? Referans nedir? Aynı düşünce iş dünyası için de yani kurumsal kişilikler için de geçerlidir.
İş hayatının içerisinden gelen kişiler ve fikirler, iş dünyasının dinamikleri içinde iyi firma olma kurallarının tanımlanmasını sağladılar. Bu tanımlamanın kimse için bir yaptırım gücü (veya isteği) yoktu. Sadece söylenilen şey, “bizim tanımlamalarımızı uygularsanız iyi firma kategorisinde yer alırsınız” idi.

Ama; müşteri, bu tanımlamalara uyan firmaları sevdiğini beyan etti. Elindeki kudret olan, parayı, bu firmaların ürünleri için kullanacağı açık idi. Bunun üzerine firmalar, iyi firma olmanın kitapçığı sayılan ISO 9000 standardının isteklerini yerine getirmeye başladılar. Sonuçta bu standard, yazılı bir döküman idi. Herkesin okuyup, okuduklarına uygun olarak firmasının satınalmasını, araştırma geliştirmesini, üretimini, satışını, servisini ve yönetimini düzenleyebilmesini amaçlamaktaydı.
ISO 9000 standardı, kesinlikle iş hayatından kopuk değildi ama ifadeleri genel ve esnek olmak zorundaydı. Hem bu zorunluluk sebebiyle, hem de müşteriyi aldatmaya yönelik uygulamalar görülmeye başlayınca, firmalar için gerekli sonuçlar elde edilemedi.

Yine de, en mükemmel modeli ortaya koymak için, her beş yılda bir toplanan uluslararası komite, standardı sürekli revize etti. En son olarak da ISO 9001:2000 versiyonunu yayınladı.

Standardın gerekliliklerini irdelemeyi ayrı bir konu olarak sizlere yazmayı düşündüğümden, o kısmı atlayıp sorduğun için sertifikasyondan bahsetmek istiyorum.
Bir firma, eğer, standardın gerekliliklerine uyduğunu düşünür ise bunun ispatı için standardın gerekliliklerini çok iyi yorumlayabilen, tarafsız uluslararası kuruluşlardan birini denetime çağırır.

Bütün hazırlıklarını yapmıştır ve denetim gününü beklemektedir. Denetimi yapacak kuruluşu dahi, kendisi seçmiş ve nihayetinde yorumlara da açık olan standardı, tarzı itibarıyla kendisi gibi yorumlayan (daha doğrusu, kendisinin onlar gibi yorumladığı, yani “hak sertifikasyon kuruluşları”ndan birisi olan) sertifikasyon kuruluşunu seçmiştir. (Tabii ki şunun yanlış anlaşılmamasında fayda var, standardın gereklilikleri değil uygulama yöntemleri yoruma açıktır.) Diğer yandan, herhangi bir sertifikasyon kuruluşu da, kendi yöntemlerini standarda uygun açıklayan bir firmaya, denetimden geçemedin diyebilecek durumda değildir. Çünkü onun da kendi zinciri içinde üst kuruluşları tarafından kontrolü söz konusudur.
Her neyse, artık denetimden geçen firmanın kalite tabanı oluşmuştur. Bundan sapma sözkonusu değildir. Çünkü, sertifikasyon kuruluşu sürekli olarak firmayı kontrole devam etmektedir. Bir bakıma sorumluluğunu almıştır firmanın.
Tamam kalite tabanı oluşmuştur, ama tavanı nerededir? Yani senin sorunla Andon, ISO 9000 en tepe nokta mıdır?

ISO 9000, bir firmanın iş yapış tarzının hataları önleyecek şekilde düzenlenmesidir. Sonuçta daha iyisi tabii ki vardır. Tavan için de bir sınır yoktur. Değişik yöntemlerle iş yapma kaliteni sürekli geliştirebilirsin. Ama bu yöntemlerden önemli iki tanesinden bahsedeyim bir iki cümleyle; ilk yöntem “farklılaştırma”.. Bunun bir metodu yok. Ana fikri, kötü firmalar (ya da ortalama firmalar demekte fayda var) birbirlerine benzerler. İş yapış tarzları itibarıyla, nihai ürünleri itibarıyla... Hatta bu firmaların ürünlerinin fiyatlarını en düşük fiyatı veren rakipleri belirler. Borsa gibidir yani, sebze satmak gibi bir şeydir bu firmaların satış faaliyeti. İsterse çok teknolojik ürünleri olsun, ISO 9000 belgeleri olsun hiç fark etmez. Piyasada farklılık olarak görülen bir özellikleri yoksa, fiyat belirleyemezler. Yani, sonuç, kendini ve ürününü farklılaştır.
Bir diğer yöntemin adı “benchmarking”, yani “kıyaslama”dır;
“Madem ki müşteriye kendini sevdireceksin, gidersin, bulursun senin müşterinin en sevdiği firmayı, onun iş yapış tarzına bakarsın, ve o tarzı sen de uygulamaya başlarsın..” Benchmarking de budur.

Enteresan değil mi? Kendini geliştireceksen ya farklılaş ya da benze. Ama benzeyeceğin ya da farklılaşacağın firmayı iyi seç..
...
“Kelimelerle yalnızca kendimizi ifade etmekle kalmıyor; aynı zamanda, onları kullanarak varlığı teshir etmeye; insanlara ve nesnelere nüfûz edip, onları etkilemeye (yani büyülemeye) çalışıyoruz. Biz hepimiz, az-çok, acemi veya usta, büyücüleriz.” demekte Prof. Dr. Şahin Uçar Varlığın Mânâ ve Mazmûnu isimli kitabında.

Dışımızda bir dünya var mı, yoksa dünya beynimizin içinde mi tarzında lakırdılar ile kendime fayda sağlayamayacağım açık. Diğer yandan düşünce dediğimiz şeyinde beynimizde oluştuğu, görsel olanları haricindeki düşüncelerimizin de bir iç ses şeklinde olduğu ve Türkçe olduğu (dikkati çekmek için söylüyorum) aşikar. Mektubun ilk paragrafına gönderme yaparsak eğer, biz düşünerek de kendimizi teshir etmekteyiz, büyülemekteyiz.

Büyü de günah ise?
Az konuş diyenler iç sesimizi de kastediyorlar ise?
Rahmetli Mehmet Oruç hocanın bir keresinde “Mevlana’ya düşünür diyorlar, ne bu? Hindi mi?” dediğini duymuş isem?
...
Enteresan olacağını sandığım bir alıntıyı konu ile bağdaştırmaya çalışacağım, yazı ABD Kara Kuvvetleri Eski Komutanı Gordon R. Sullivan ve Michael V. Harper’ın “Umut Bir Yöntem Olamaz” kitabından;

... “Lider için söz konusu olan “olayı” doğru yakalaması değildir, çünkü “olay” yoktur. Sorun “yeteri kadar iyi” duruma gelmektir. Gelişen olanakları yakalayıp kullanmada yeteri kadar iyi olmak, gücünü rakiplerinden daha hızlı konuçlandırmada yeteri kadar iyi olmak, uygulamada “doğruya yakını” sağlayacak kadar iyi olmak.
Bu tür liderlik, pasif ya da uyuşuk liderlik değildir. Bu, kolları sıvayıp, işgüzar konuşmalardan ve hüsnükuruntudan uzak durarak, örgütün bugünü ve yarınıyla ilgili değer ve amaçlara derin ve uzlaşmaz bağlılıkla, dönüşümü yukarıdan başlatmaktır. Bu tür liderlik, bol keseden atmak da değildir. Bu, kalite yönetimi insan ve ekip gücüne kalıcı bağlılık zeminine oturtulmuştur. Geleceğin sloganlarla, moda akımlara kapılmakla, daha mükemmel planlarla değil, pozitif eylemle yaratılabileceğini anlamalarına yardımcı olabilmek için, liderlere şunu söylüyoruz: “Umut, bir yöntem olamaz.”

Yani düşünme eyleminin önemli bir kısmını oluşturan plan yapmak yerine, gelişen olanakları tespit edip, o konularda yeteri kadar iyi hale gelmek Amerikan ordusunun modeli. Yaşamla iç içe, daha uygulanabilir. Biraz da bende okumuş olduğum kervan ve kale metaforlarını çağrıştırıyor, plan yapmak kale sembolüne karşılık, kervan ise yaşamak, hayat;

“Kervan, hareket halindeki bir toplumu akla getirir. Üyelerinin gözleri ufuktadır; şiarları terakkidir. Kervandakilerin birbirleriyle ilişkileri sık fakat kısa sürelidir; vazıh biçimde tanımlanmış amaçlara hizmet eder. Zaman çok değerlidir kervanda.
Ya kalede?
Kale, zamanı taş duvarlar arasına hapseden mekan. Kalede yaşayanlar, uzun ve zengin bir tarihin muhkemce yetiştirdiği geleneklerle sarılıdırlar. Yurttaşlar arasındaki etkileşime adetler yön verir; fırsatları hâmilik belirler. Özel hayattan kesin biçimde ayrılan kamu hayatına sınıf ve otorite egemendir. Meydanlar ve kafeler görürüz her yanda: yurttaşların uzun sohbetler için buluştukları yerler. Zaman, sonu gelmez gibidir kalede...” (Mustafa Özel - Yöneticilik Dersleri)
...“Kutuplarda ayı avcıları buzların içine jilet kadar keskin bir baltayı yerleştirir, keskin tarafın üzerine biraz kan sürerlermiş. Kanın kokusunu alan ayı gelip kanı yalarken kendi dili kesilirmiş. Ama kanın tadından dilinin acısını fark edemez, kendi kanını yalamaya başlarmış. Damarlarındaki kan tükenince olduğu yere yığılırmış. Avcıda gelip derisini yüzermiş. Avcılar ayıları kurşunla vururlarsa ayının postu delinir ve bu yüzden çok para etmeyeceği için bu yolu denerlermiş.”
Leman dergisinden yaptığım alıntıdır yukarıdaki. Devamında da yazarının (Cezmi Ersöz) yorumu;
...”Şimdi o kan tadını kendi dilimde hisseder gibiyim. Bu bilgiyi öğrenince anladım dilim yıllardır kesikmiş benim... Yıllardır ben de kendi dilimden akan kanı emip duruyormuşum...
Başlarda gücümün tükendiğini, kan kaybettiğimi fark etmiyordum. Ama artık ediyorum. Kanım tükeniyor ne zamandır. Böyle giderse yere yığılmam ve birilerinin gelip derimi yüzmesi yakındır...
Yıllardır kendi kanımı emmekten bu hayatta kabul gören her şeye meydan okuyacak cesareti bir türlü bulamadım kendimde... Oysa kurtuluşum bu cesareti bulmamdan geçiyordu...”

Kanımız nedir acaba? Kalan kanımız?

...“Son yirmi yılda yaşanan savaşlarda medeniyetimizin temel özellikleri olan unsurlarını imha ediyorlar. Irak’ta sadece siviller, yani çocuklar, yaşlılar, kadınlar, ölmedi. Asıl önemlisi o bölgedeki önemli kültürel verimler ortadan kaldırıldı. Bosna’da Mostar köprüsü, Hacı Hüsrev Camii, ve çevresi, yazma eserler kütüphanesi ve benzeri eserlere bir göz atalım. En önemli olan bellek yitiminin oluşudur. İnsanlar ölüyor, yeni kuşaklar geliyor, fakat kültürel veriler ortadan kaldırıldı mı hiçbir şey geriye kalmıyor” ... (Ali Haydar Aksal-Yansıma dergisi-Kasım 2001)

...”Kurumlardır gerçekte sürekliliği devam ettiren... Mesela Mülkiye’nin 150 senelik tarihi var. Harb okulunun 200 senelik tarihi var, Tıbbiye çoktan 150 seneyi aşmıştır. Bunları iyi araştırmak bir yana, bunlara sahip çıkmak, bunu her an akılda tutmaktır mesele. ‘Bizim okulumuz 150 senelik maziye sahiptir’ demek bir marifet değil. Her an okuldaki ders programından, talebe sayısından idaresine kadar devamlı onu düşünürsen, makabline şamil bir şekilde ona her şeyin hesabını verebilirsen ve tüm programlarını buna göre düzenleyebilirsen, işte olması gereken budur ve zor iştir bu.”...”Bir meraksızlık var. İnsanlar maziye ilgisiz; maziye ilgisiz insan olur mu? Hayvandan en büyük farkımız bu diyeceksiniz. Doğru, maziye bu anlamda merakımız var. Bu çok kolay tatmin edilen bir merak. Mesela ‘Osmanlı devleti vardı, Padişahlar çok iyiydi, çok kötüydü, çok adil bir memleketti veya çok rezil bir memleketti...’ Meşrebine göre, anasının babasının mezhebine göre, siyasi görüşüne göre çocuğun ağzına birkaç slogan yapıştırılıyor ve o meczuba bu bütün hayatı boyunca yetiyor. Çocuk yüksek mühendis olabilir, profesör olabilir, tabip, hukukçu olabilir. Böyle ahmakça lafları tekrarlamaktan hiç sıkılmıyor. Onu garipseyen de yok. Bu toplumdaki merak, bir Afrika kabilesindeki insanındakinden daha fazla değil”... (İlber Ortaylı-Tarihin Sınırlarına Yolculuk-Ufuk kitapları)

Yazılmış Mektuplar Şamil Agun'a ithaf olunur.