Showing posts with label 8- Diğer. Show all posts
Showing posts with label 8- Diğer. Show all posts

Blade bir mi iki mi, hatırlamıyorum. Bir baş vampir var. Vampirlik mesleğinin başlarında daha. Hatta sonraları diğer baba vampirleri filan halledip bir takım atraksiyonlara girecektir. Evet, bu vampir genç bir ara sokakta Blade ile karşılaşır. Gündüz vakti, artık krem mi sürmüştü neydi, gündüz de çıkmıştı dışarı. Neyse, vampirimiz gençti fakat bilge bir kişilikti, Blade'i görünce onu aydınlatmak istedi; "Kardeşim, bitkileri hayvanlar yer, hayvanları insan yer, insanları da biz yeriz, böylelikle bir gelişim döngüsü kurulmuş olur, bunda nasıl bir terslik görüyorsun ki bizimle uğraşıyorsun?" dedi.

Gerçi Blade'in vampiri tam da dinleyemediği -o sırada yere düşmek üzere olan bir çocuğu mu tutmaya çalışıyordu neydi- sonradan göstereceği fevri tavırlarından anlaşılacaktı. Blade'in kafası anlatılanlara basmamıştı. Halbuki olayı çözmüş olan bir grup insan da vardı Blade filminde. Onlar sürekli kendilerini ısırttırmak isterlerdi. Bir üst seviyeye çıkmak, üstün insan -vampir- olmak isterlerdi bu insanlar. Gerçi vampir kardeşlerimiz de ısırmazlardı genellikle bunları. Demek ki tam pişmemişti o arkadaşlar herhalde. Neyse...

İnsan yetiştirmek, tarih boyunca büyük medeniyetlerin önemli bir çalışma alanı oldu. Toplumu oluşturan bireylerin “insan” denilebilecek kıvama gelmesi için uğraşıldı. Ham olmamalı idi bu bireyler, çiğ olmamalı idi. Hayat içinde pişirilmeli ve değişik lezzetler taşımalıydılar, kendilerini tadana keyif vermeliydiler.

Bu medeniyetler aynı zamanda engin yemek kültürlerine de sahiptiler. Önce yemek pişirmeyi mi öğrenmişlerdi, yoksa insan pişirmeyi mi öğrenmişlerdi bilinmez. Her ikisi de aynı şeydi aslında. Bir besin döngüsünün farklı seviyelerdeki halkaları idi. Yemek yapmak ile insan yetiştirmek aynı şey idi. İkisi de yenilecek lezzette olsun diye uğraşılırdı.

İşin önemli yanı, bu besin zincirinde, bir üst yapıya terfi etmeyi başaran sınıf atlamış olurdu. Bitkiler hayvanlara yem olup, onun madde yapısında yer almak, hayvan olmak isterdi, hayvanlar, insan. İnsanları ise kim yerdi kısmını tasavvufi konulara ilgi duyanlara bırakıp “slow food” olmamız dileğiyle yazıya son veriyorum.
Etnik müzik dinlerken, haliyle ne kadar "etnik" olduğunu da sorguluyor insan. Bir ara Mali müziği örnekleri verirken Afrika kıtasında Fransızca konuşan ülkeleri araştırmak lazım demiştim.. Biraz vaktim oldu, oturdum resmi dili "sadece" Fransızca olan 11 Afrika ülkesi saydım.. Sadece İngilizce'nin resmi dil olduğu 8 Afrika ülkesi ve sadece Portekizce'nin resmi dil olduğu 5 Afrika ülkesi bulunmakta. Fransızca, İngilizce, Arapça ve yerel dillerin birkaçını resmi dil kabul etmiş olan 17 ülke yer almakta kıtada.

Geriye ise, resmi dil olarak kendi dili olan Arapça'yı kullandığını gördüğüm; Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve yerel dillerini resmi dil kabul etmiş Etiyopya, Eritre ve Somali kalmakta.. 50 civarı Afrika ülkesinin özeti.. Bir eksik bir fazla saymış olabilirim, bilimsel çalışmalarda kaynak göstermeyiniz :).
“Bütün Çin halkının bir anda Müslüman olduğunu düşünsene!”.. Bir karikatür balonuydu bu.. İki sünnetçi konuşmakta. Ticari bakış açısı farklı gerçekten..

Serbest Çizgi isimli dergide yazıları yer alan arkadaşım Yücel Gürcan’da, sokakta mini etekli kızları gördüğünde “tecimsel” yani “ticari” olarak tahrik olduğunu yazmıştı bir yazısında.. Yani, bir erkek kıyafetinin yarısından daha az bir kumaş ile iki katından fazla bir paraya ürün satma düşüncesi tahrik etmekte Yücel’i..

Benim aynı durumda hissiyatımı değerlendirmek için bir iktisatçıyla görüşmem gerek herhalde :p
Var mı böyle bi’şey? Kendi bloguma yazamazken, bi de rakip bloga katkıda bulunuyorum. Ama artık rekabet için en ufak bir şans görmediğim için mandacılık yolunu seçtim ben galiba. Benim hit 8 “yüz”, rakip olmuş 8 “bin”. "Kişisel Gelişim" olarak, Mutluluk Arayanlar’ın himayesine mi giriyorum yoksa? Asimile olmamak lazım en azından... Ama yine de; Ufuk Bey’e teşekkür ediyorum bu platformdan sesimi milyarlara duyurmama izin verdiği için...

Daha ne yazmam gerektiğini bile bilmiyorum ama formatı her zamanki gibi uzun tutarsam editörden geçmez onu biliyorum :). Bu yüzden hakkında çok da fazla birşey söyleyemeyip kilitlendiğim bir konudan bahsedeceğim. Bu da hepimizin aslında çift kişilikli olduğumuza dayanan bir teori.

Bu teorinin başlangıç noktası “Alien Hand Syndrome” denen beyin hasarı. Bu hastalık beynin iki kısmının birbiri ile iletişimini sağlayan “corpus collosum” isimli “şey”in görevini yapamamasından kaynaklanıyor. Ve bu tür hastalar üzerinde yapılan araştırmalar, beynin karar verme işlevini gerçekleştiremediğini, vücudun sağ ve sol tarafının birbirinden habersiz ve özgür olarak iş yapabildiğini gösteriyor. Peki gerçekten böyleyse ve tam bir takım çalışması yapan beyinin iki kısmı ayrıldığında da doğru şekilde ayrı ayrı çalışabiliyorlarsa bu bizim iki ayrı kişiliğin birleşimi olduğumuzu göstermez mi? Hem içerde hem dışarda hemen hemen tüm organlarımız simetrik bir şekilde çift yaratılmış. Bunlar gerçekten sadece yedeği olsun diye mi var, yoksa bizler iki ayrı kişiliğin aynı vücüdu paylaşmasından mı oluşuyoruz?
İzmir Alsancak.. Aslında Çankaya ile Alsancak arası, Amerikan Kültürün karşısındaki sokak. Küçük bir mahalle. Mutluluk arayanların merkezi. Mutluluk arayanlar mahallesinin güzel kızı, ilk göz ağrım La Panse her zaman mahallede. Bütün mahalle delikanlıları başında :). Eğer başı kalabalıksa, dönerim ben diğer kızlara :). Şekerpare camdan sarkmaktadır. Sohbeti çok tatlıdır, gel kız derim yürüyelim seninle biraz.. Ama salmaz annesi. Canım sıkılır, bakarım Ece, sarılırız birbirimize.. Dönüp yan gözle bakarım Şekerpare'ye :). Ece ile bizim köşedeki kumpirciye otururuz.. Ece patatesin kabuklarını dişlerken, Handan gelir çocuklarıyla.. Kalkıp öpüşürüz. Çocuklar patatesleri mıncıklar, sonra Handan'ın eteklerine sürerler ellerini.. Söylene söylene, çocukları sürükleye sürükleye gider Handan. O sırada kumpircinin yanındaki apartmandan Psychedelicpink çıkar. Severim bu kızı.. Ama Ece'nin yanında seslenmem. Yarın derim seslenirim, bi çay içeriz birlikte.. Ama olmaz bi türlü. Konuşacak bir vesile yaratamam. Sonra Erol'un sesi duyulur, koş abi kavga var der.. Hemen masadaki bıçağı kapıp :) koşarım Erol'un yanına.. Blogcu mahallesi sakinleri ile kavga etmekte olan Erol'a yardım ederim. Bir temiz sopa yeriz. Bir müddet konuşmam Erolla. Abi der uğramıyon hiç. Ya güzelim derim, kafa göz daaldı, Dharma, Gülsüm ve Emine dalga geçti zaten. Duygu desen artık beni "selim"e benzetmiyo, "esma" filan diyorum bakmıyo artık.. Her neyse, kafayı toplamak için Tolga ile takılırım biraz, çok güzel şeylerden bahseder bana, yahu Tolga derim, yazsana şunları.. Abi yazıyom ama kimse okumuyo filan, biz konuşurken, Tuğba geçer elinde elma şekeriyle. Bizim büronun üst katından Semih seslenir ona.. Hişt küçük, alt kattakilere söyle DVD'leri doldursun der. Semih herkesden yardım istemektedir. Aklı fikri DVD'dir. Semihin üst katlarında ise Jonquille, Gamze, Şebnem ve Mercan oturmaktadır.. Jonquille'den bazen hiç ses çıkmaz, bi on gün, yirmi gün.. Kırarız kapıyı Erolla. Yoktur içeride de. Hayal Perisi ve Enkidu'nun düğünlerine gitmiştir meğerse.. Kıynaştırırız kapıyı bırakırız öyle.. Ama karşı komşu görmüştür, Wanna Run'dır bu.. Çektim hepsini hırsııız, televizyona vercem çekimleri diye baarırken biz kaçarız.. Böyledir bizim mahalle.. Hareketlidir hep.. Gidenler olur, Helplessness gibi. Yerine gelenler olur Renkli Leke, Derin İz, Nymphia.. Ne diyeyim mahallemiz mutlu olsun daima.. Huzurlu olsun bütün sakinleri..
Ormanda, Amerikalı ve Japon bir aslanla karşılaşır. Japon eğilir ayakkabılarının bağlarını sıkar. Amerikalı der ki, yoksa aslandan hızlı mı koşacaksın? Yoo der Japon. Senden hızlı koşayım yeter..

Bu fıkra vardı eskiden. Hatta yönetimbilim eğitimlerinde filan da anlatılırdı. Japonlar için anlatılırdı. Bayağı yaşlanmışım yahu.. Japon malı tapon malı lafını bile hatırlıyorum :)..

İşte bu da böyle bir entry.
Ben de bekliyodum.. Birisi beni de çaarsa ya diye.. Saha kenarında top oynayan çocukları izliyodum. Ama bi baktım, şekerpare çaarıyor beni de. Gerçi ip atlıyomuş onlar :). Erkek çocuğa uyar mı demeden daldım ben de. Tabii oyunun kuralları var.. Ama hiç ip atlamadım ki kurallara uyabileyim. O zaman ben de kendimce sobelenmiş olmamın gereğini yerine getireyim. Yemek yapmakla ilgili iki satır çiziktireyim;

Blade filmini izliyorum.. Bir mi iki mi hatırlamıyorum. Baş vampir, genç bi çocuktu.. Vampirlik mesleğinin başlarında daha.. Hatta sonra o, diğer baba vampirleri filan halledip bi takım atraksiyonlara filan girmişti.. Neyse, bu vampir genç, sokakta Blade ile karşılaşır.. Gündüz vakti, artık krem mi sürmüştü neydi, gündüz de çıkmıştı dışarı.. Blade'i görünce bu vampir dedi ki; Yahu kardeşim, bela mısın nesin, bak sana izah edeyim, bitkileri hayvan yer, hayvanları insan yer, insanları da biz yeriz, bunda nasıl bir terslik görüyorsun ki bizimle uğraşıyorsun? dedi.
Eveet, mantıklı deil mi? Bir besin zinciridir bu.. Bunları anlatmamın nedeni, yemek yemenin felsefesini kurabilmek.. Kuracağım felsefe şudur. Bitkiler hayvan olmak ister.. Yani bir üst yaşam formuna çıkmak. Hayvanlar da insan olmak ister.. İnsanlar da kamil insan olmak ister. (Filmde vampir.. Vardır hakkaten öyle tipler ya vampir filmlerinde kendini ısırtmak isteyen.. Ama ısırtmak isteyen de ısırılmaz nedense hep..)
Her neyse, o zaman bu dönüşüm önemli bir şeydir. Yemek yemek, fiziksel ihtiyaç filan değildir (Neler diyorum yahu :)) yemek yemek bir yaşam mucizesidir, bir hayat dönüşümüdür, hayatın kendisidir..
Bunu bilen toplumlar, yemek yapma sanatını geliştirmiştir.. Bu toplumlar devasa medeniyetlerdir.. Örneğin Osmanlıdır, Çindir.. Kültüründe insan yetiştirme vardır bu toplumların.. İnsan yetiştirmek ile yemek yapmak ilintilidir bu toplumlarda.. Hatta insan yetiştirmek ile yemek yapmak bile aynı şeydir. Sabır ister yemek yapmak, özen ister, önce zor pişenler, nefsini adam eder önce.. Sonra kolay pişenler.. Sonra lezzet veren eklentiler.. Falan. Uzatırım bu konuyu daha.. Ben neresindeyim bu konunun? Zaman içinde, kültür anlayışım, insanlığım geliştikçe çok güzel yemekler yapıcam ben de.. Ama şimdi yok bişi :). Potansiyel olarak içimde saklıyorum..
Soru - 1 başlıklı entrye gelen yoğun talep üzerine :) soru - 2 yi çevirme kararı aldım. Genelde ikinci birinciyi aratırmış. Ama olsundu.. Gerekirse kendim girip girip yorum yazardım kendime.

"Seyyah oldum şu alemi gezerim,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu".. :)

Neyse, geçiyorum soruma..

“Ben sanırdım halk içinde hiç bana yar kalmamış
Ben, beni terk eyledim gördüm ki ağyar kalmamış”

demiş Niyazi Mısri.. Ağyar, düşman gibi bir anlama sahip.. Yani yar olmayan demek. Ben özellikle bu sözü, bunalım içindeki arkadaşlarıma ithaf eder, (Ehehe, hatta yukarıda ilk tırnak içindeki dizelerin sahibi Pir Sultan Abdal'a bile ithaf eder) ve sorarım sizlere.. Bu dizeler neyi ifade etmekte. Pratikte biz bu dizeleri hayatımızda kullanabilir miyiz? Sevgiler.
Bi takım bloglar :) anket neyin yapıyor. Benim zaten üç dört ziyaretçim var.. Hani adam kel, berbere demiş ya.. Bırak dağınık kalsın diye. O hesap. Ama madem ki adet böyle. Ben de tek soru soruyorum.
SORU TEK - Hangi zamanda yaşamak isterdiniz.. Bu seçiminizin nedeni nedir? O zamandaki insan / insanlar mı? Ya da nedir?